GARO PAYLAN’LA 2021 BÜTÇESİ VE KURULUŞUNUN 8. YILDÖNÜMÜNDE HDP

Söyleşi: Tuba Çameli
24 Ekim 2020
SATIRBAŞLARI

HDP kuruluşunun 8. yıldönümüne ardı arkası kesilmeyen göçertme operasyonları ve Eş Genel Başkan Yardımcısı Garo Paylan’ın iktidarın propaganda aygıtları tarafından boy hedefi haline getirilmesiyle girdi. Aynı günlerde 2021 bütçesi Meclis’e sunuldu. TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu üyesi Garo Paylan’dan yeni bütçeyi ve HDP’nin izlediği politikayı dinliyoruz.

22 Ekim’de HDP Diyarbakır il teşkilatına baskın yapıldı, il eş başkanları gözaltına alındı. Son bir ay içinde HDP’ye yönelik soruşturma, gözaltı ve tutuklamalar katlanarak arttı. Partinizin kapatılması gündeme gelebilir mi?

Garo Paylan: İktidar HDP’yi siyaset dışına itmeye çalışıyor. Her gün bu konuda yeni planlar yapıyor, her türlü aracı seferber ediyor. Medyada HDP’yi itibarsızlaştırmaya yönelik yayınlar hiç eksik olmuyor, devletin tüm gücünü –polisi, orduyu ve yargıyı– kullanıyor. Her gün ortalama kırk-elli HDP üyesi gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Yargıyı sopa gibi kullanıyorlar. Yıllardır yaptıkları gibi arkadaşlarımızı rehin alıyorlar. Bir parti kadrolardan oluşur, partilileri sürekli tutuklarsanız zaten partiyi kapatmış olursunuz. Bugün HDP’de olmak ateşten gömlek olmasına rağmen, bunu giymeye hazır yüz binlerce vatandaşımız var. 6,5 milyonluk bir hapishane inşa edemeyeceklerine göre, HDP’yi de kapatamazlar. Kapatsalar bile seçmeni HDP’ye sahip çıkacaktır.

HDP’nin Ekonomiden Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı, Plan ve Bütçe Komisyonu üyesi olarak bütçe görüşmelerine katılacaksınız önümüzdeki günlerde. Geçen hafta AKP döneminin 19. bütçesi Meclis’e sunuldu. Nasıl bir bütçeyle karşı karşıyayız?

Yıllardır yaptıkları gibi, “vicdansız ve adaletsiz” bir bütçe. Tek cümleyle, sarayın, savaşın, yandaşın bütçesiyle karşı karşıyayız. Geçmişte padişahlar, krallar yüksek vergiler salar ve durmadan savaş ilan edip halkı perişan ederlermiş. Bu durumun önüne geçmek için, büyük mücadeleler sonucunda savaş ilan etme ve bütçe hakkı meclislere verilmiş. Meclisler yalnızca sarayını düşünen krallara, padişahlara karşı halkın taleplerine yer veren bütçeler yapmaya çalışmış. Bugün yaşanan ortaçağın da gerisinde bir durum… Meclisi, sivil toplumu, halkın taleplerini yok sayan, yoksullardan, dar gelirlilerden vergi alan ve yandaş zenginlere aktaran bir tek adam rejiminin bütçesi ile karşı karşıyayız.

2021 bütçesinin en önemli gelir kalemlerinden biri dolaysız vergiler. Ekmeğe muhtaç hale getirilen vatandaş, sırtına yüklenecek KDV, ÖTV gibi dolaylı vergilerle nasıl geçinecek? En yoksul da, en zengin de aynı vergiyi veriyor. 10 milyona yakın işsiz var. İşçiler, emekçiler sefalet ücretlerine mahkûm edilmiş vaziyette. İşçinin, işsizin talepleri bu bütçede yok.

Bu bütçe çiftçinin, memurun, emeklinin, işçinin, işsizin bütçesi değil. Onların payına düşen, Erdoğan’ın da dediği gibi, “yoklukta sabretmek”. Örneğin, 2021 bütçesinin en önemli gelir kalemlerinden biri dolaysız vergiler. Ekmeğe muhtaç hale getirilen vatandaş, sırtına yüklenecek KDV, ÖTV gibi dolaylı vergilerle nasıl geçinecek, nasıl ayakta kalacak? En yoksul da, en zengin de aynı vergiyi veriyor. Bugün ülkemizde 10 milyona yakın işsiz var. İşçiler, emekçiler sefalet ücretlerine mahkûm edilmiş vaziyette. İşçinin, işsizin talepleri bu bütçede yok.

Bütçeyle birlikte bir anayasa ihlâli daha yaşandı, iktidar 2021 bütçesini iki gün gecikmeyle Meclis’e sundu. 5018 sayılı Kamu Maliye Yönetimi ve Kontrolü Yasası’nın Resmi Gazete’de yayınlanmasının beklenmiş olabileceği ifade edildi. Bu gecikme neyin göstergesi? Bütçeyi bekleten torba yasanın önemi neydi?

Garo Paylan

İktidar bütçeyi anayasaya uygun olarak sunması gereken tarihte sunmayarak daha bu aşamada ne anayasayı, ne Meclis’i ne de bütçeyi ciddiye aldığını gösterdi. Zaten parlamentoyu son yıllarda kendi fermanlarına mühür basan bir yer olarak görüyorlar.

5018 sayılı torba yasayla, bütçede “fonksiyonel sınıflandırma” yerine “performans esaslı program” anlayışına geçildi. Bu anlayışla harcamaların izlenmesi imkânsız hale gelecek. Örneğin, şehir hastanelerini kurarken dolar, avro bazında anlaşmalar yaptılar; biz bütçe detaylarında yandaş müteahhitlere maliyetinin on, yirmi katı bedellerle kiralama sözleşmeleri yaptıklarını görebiliyorduk ve yüzlerine vuruyorduk. Bu onları korkunç bir şekilde rahatsız etti. Şimdi, bu giderleri görmemizi engellemek için total bir rakam konacak bütçeye. Böylece vatandaşımız vergilerinin nereye gittiğini detaylarıyla göremeyecek.

Her yıl Meclis ortalama elli gün, yüzlerce saat süren oturumlarda bütçeyi görüşür, binlerce önerimiz olur. AKP- MHP iktidar bloku vekillerinin iradeleri olmadığı için olumlu ve gerekli önerilerimize itibar etmiyorlar. Parlamentodaki altıncı bütçem; bütçede tek bir virgülü bile değiştiremiyoruz. Ne denetleme görevini yapabiliyoruz ne de bütçe hakkını kullanabiliyoruz.

Bütçe hakkı nedir?

Demokratik bir ülke olup olmadığınızı gösteren bazı kriterler vardır. Bunlardan biri ifade hakkıdır. Bu hakkımız büyük oranda elimizden alınmış durumda. Bir diğeri bütçe hakkıdır. Bütçe hakkı, halkın seçtiği parlamentolar aracılığıyla kamu gelir ve giderlerini belirleme hakkıdır. Tarihsel olarak halkların haraçtan vergiye geçişi, vergilerin nerelere harcandığının denetlenmesi, bütçenin oylanması binlerce yıllık bir demokrasi mücadelesine dayanır. İngilizler 1215’te, Büyük Özgürlük Şartı’nın (Magna Carta Libertatum) imzalanması ve l688’de Haklar Bildirgesi’nin (Bill of Rights) ilan edilmesi ile bütçe hakkına sahip oldular. 1789 Fransız Devrimi sonrası derebeylerin, kilisenin sahip olduğu vergilendirme yetki ve ayrıcalıkları kaldırıldı. Daha sonra bütçe hakkı demokratik ülkelerde evrensel bir değer haline geldi. Bizde bütçe hakkıyla ilgili ilk kırılma 24 Ocak 1980 kararlarıyla oldu. Bu hakkın kullanılmaması ülkeyi bir bütçe çıkmazına sokarak mali iflasa neden olur. Bugün bütçe hakkı ortaçağda olduğu gibi tek adamın eline geçtiği için Türkiye’nin kaynakları saraylara, savaşlara ve yandaşlara harcanıyor.

Kamu ihaleleri yoluyla, 10 milyarlarca kamu kaynağı özellikle beş yandaş firmaya gidiyor. Sadece bu yandaş müteahhitlere yapılan vergi istisnalarından vazgeçsek, en düşük emekli maaşını 2500 lira yapabiliriz. Kredi Yurtlar Kurumu’na borçlu altı milyon gencimiz var. S-400 füzelerini iade etsek tüm borçlu gençlerin borcunu silebilir ve gençlere her ay 1000 lira ödeme yapabiliriz.

Bütçe görüşmelerinin öncesinde, “Saraya, Savaşa, Yandaşa Değil Halka Bütçe” başlığıyla, HDP’nin alternatif bütçesini açıkladınız. Vaatlerinize nereden kaynak bulacağınız tartışıldı, ne dersiniz?

Vatandaşlarımız son yıllarda kamu kaynaklarının nerelere harcandığını biliyor, ama büyüklüklerinden haberdar olmayabilirler. Bu tür değerlendirmeler buna dayanıyor. Kamu kaynaklarıyla yazlık, kışlık, uçan saraylar yapılıyor. Kaynaklar şatafata, lüks araçlara ve binalara harcanıyor. Bu, birinci israf kalemi. İkinci olarak, 200 milyar TL savaş politikalarına ayrılmış durumda 2021 için. Üçüncü olarak, kamu ihaleleri yoluyla, 10 milyarlarca kamu kaynağı özellikle beş yandaş firmaya gidiyor. Sadece bu yandaş müteahhitlere yapılan vergi istisnalarından vazgeçsek, en düşük emekli maaşını 2500 lira yapabiliriz. Mesela, yıllardır Kredi Yurtlar Kurumu’na borçlu altı milyon gencimiz var. S-400 füzelerini iade etsek –zaten depoda çürütüyorlar– bu parayla tüm borçlu gençlerin borcunu silebilir ve gençlere her ay 1000 lira ödeme yapabiliriz. Saraylara para harcamazsak, 200 bin ataması yapılmayan öğretmenin ataması yapılabiliyor. Yandaşlara giden kaynaklar durdurulsa EYT’lerin (Emeklilikte Yaşa Takılanlar) taleplerini karşılayabiliyoruz. Ev emeği görülmeyen kadınlar emekliye ayrılabilir; internet, su, elektrik, doğalgaz gibi ihtiyaçlar ücretsiz karşılanabilir. Yeter ki, bütçedeki öncelik ve tercihleri değiştirelim. Biz bütçe önerimizde kalem kalem bunları açıkladık. “Halkın bütçesi”nde savaşa ve güvenlik harcamalarına akan kaynaklar düşürülecek. Tek adam rejiminin “Paralel Hazine”si durumundaki Türkiye Varlık Fonu kapatılacak. Kamu kaynaklarının yandaş derneklere ve vakıflara peşkeş çekilmesine son verilecek. Saray inşaatları durdurulacak. Uçan, yürüyen ve yüzen saraylar satılacak. Böylece geliri olmayan her vatandaşa bütçeden aylık en az 1000 lira gelir bağlanabilecek ve asgari ücret net 4 bin lira olabilecek. Gelirle buluşan emekçinin tüketimi artacak, bu da üretimi canlandıracak. Biz bütçe görüşmeleri süresince önerilerimizi dile getireceğiz, kamuoyunun desteğini isteyeceğiz.

HDP’nin 8. kuruluş yıldönümü kutlama etkinliği. Bostancı Gösteri Merkezi, 18 Ekim 2020

Kimlerden destek isteyeceksiniz?

AKP’nin amacı bütçeyi Meclis’e hapsetmek, bu bütçenin fabrikalarda, atölyelerde, sokakta konuşulmasına engel olmak. Biz bu nedenle bütçe teklifimizi önceden açıkladık, önümüzdeki günlerde sivil toplum kuruluşlarına, sendikalara, meslek örgütlerine ve halkımıza giderek “bu bütçe sizin bütçeniz, gelin bu bütçe tartışmalarına müdahil olun” diyeceğiz. Bütçe tercihlerinin halktan yana değiştirilmesi için bütçe sokakta, evde, fabrikada, atölyede tartışılmalı ve, şimdi kadın örgütlerinin yaptığı gibi, Meclis üzerinde baskı kurulmalı. Zincir toplantı ve ziyaretlerle bunu sağlamaya çalışacağız ve hep beraber mücadele çağrısı yapacağız. Geçen gün siftahsız dükkânı kapatan bir esnaf arkadaşımız “gebermek istiyorum” diyordu. Bu çığlığın hem bütçe görüşmelerine hem de bu bütçeye yansıması gerektiğini düşünüyorum. Öte yandan, kadın meclisimiz toplumsal cinsiyet eşitlikçi bir bütçe talebini ortaya koyacak ve kadın örgütlerini bunun için ortak mücadeleye çağıracak önümüzdeki günlerde.

16 Ekim’de İşsizlik Sigortası Kanun Teklifi yine bir torba yasanın içinde Meclis’e sunuldu. Torba yasadaki maddeler işçileri nasıl etkileyecek?

Torba yasada işçilere, işsizlere yarayan tek bir madde yok! Ancak, İşsizlik Fonu’nun patronların yararına yağmalanması için çok sayıda düzenleme var. Patronlara yine “sen işçiyi çalıştır, maliyetini işsizlik fonundan işçi ödeyecek” deniyor. Ve yine patronlara hem vergi affı, hem de vergi incelemesinden kurtulma hakkı geliyor. Yıllardır toplumun yüzde 1’ine yarayan torba yasalar yaptılar. Her torbada ekonomik kriz derinleşti. Bu torba da yüzde 1’i zenginleştirip halkı daha yoksul, daha güvencesiz kılacak.

Torba yasada işçilere, işsizlere yarayan tek bir madde yok! Ancak, İşsizlik Fonu’nun patronların yararına yağmalanması için çok sayıda düzenleme var. Patronlara yine “sen işçiyi çalıştır, maliyetini işsizlik fonundan işçi ödeyecek” deniyor. Ve yine patronlara hem vergi affı, hem de vergi incelemesinden kurtulma hakkı geliyor.

İşsizlik fonunda 2015’e kadar çok büyük kaynaklar toplandı. 2015’ten sonra, AKP demokrasi yolundan çıktığından beri, ekonomide işler yolunda gitmiyor ve kamu kaynakları tüketilmiş durumda. Öte yandan, sermaye de işler iyiye gitmediği için iktidardan destek bekliyor. Bu desteği bütçe kaynaklarından yapamadığı için işçilerin parasını her yıl artan oranda yağmalıyorlar. Bu yıl da bütçe oranları ortada, onun için İşsizlik Fonu’ndan sermayeye kaynak aktaracaklar. İşsizlik Fonu patronlar için kullanılsın diye son beş yılda yirmiden fazla yasa çıkarıldı, bu da onlardan biri. Ayrıca, bu torba kanun kabul edilirse, 25 yaş altı ve 50 yaş üstü işçiler, kıdem ve ihbar tazminatı olmadan esnek çalıştırılabilecek ve bu da güvencesizliği derinleştirecek. Patronlar esnek çalışanları tercih edeceği için, 25-50 yaş arasındaki işçilerin iş bulma ve işte tutunma imkânı kalmayacak.

“AKP’nin demokrasi yolundan çıkması ile ekonomide işlerin yolunda gitmemesi” arasındaki ilişkiyi açar mısınız?

2015’te barış sürecinin bitirilmesiyle beraber Türkiye demokrasi yolundan çıktı. İktidar Kürt, Suriye, Ege, Kıbrıs meselelerine milliyetçi, mezhepçi bir perspektifte bakmayı tercih etti ve şiddetle çözme yoluna gitti. 2015’te, bütçede tüm güvenlikçi kalemlerin –MİT, İçişleri, Savuma gibi– toplamı 50 milyar TL’ydi. 2021 bütçesinde ise bu kalemlerin toplamı 200 milyar TL. Dört kat artmış durumda. Bu anlayışla ele alınan bütçelendirmenin doğrudan etkisiyle sağlığa, eğitime daha az kaynak aktarılıyor, alım gücümüz azalıyor, işçiye, emekliye, emekçiye yeterli gelir sağlanamıyor. Dolaylı etkisi ise şu: Güvenlikçi politikalar, öne sürüldüğünün aksine, Türkiye’yi güvensiz bir hale getiriyor, demokrasimiz ve hukuk tarumar edilmiş durumda. Bunun sonucunda da yerli ve yabancı yatırımcılar yatırımlarını durduruyor. İşsizlik ve yoksulluk derinleşiyor, böylece hem huzurumuzu hem de güvenliğimizi kaybediyoruz.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bütçe görüşmelerinde, 19 Kasım, 2019

Benzer bir ilişkiyi New York Times’da yayınlanan yazınızda dile getirdiniz: “Türkiye’nin askeri maceraları ülkedeki özgürlüğü azaltıyor mu?” diye soruyorsunuz. Yazınız nasıl yankılar uyandırdı?

Çok destek gördüm, çok da hedef gösterildim o yazıdan sonra. Türkiye’de savaş politikalarının hegemonyası kurulmaya çalışılıyor, tıpkı Goebbels’in kurduğu Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanlığı gibi bir propaganda aygıtı var, bir Karabağ’da, bir Ege’de, bir Suriye’de sürekli savaş tamtamları çalıyor ve herkesin bu savaş politikalarını alkışlamasını istiyor. Savaşan halklar büyük bir yıkım yaşarlar ve evlatlarını kaybederler, şu anda da Karabağ’da hem Ermeni hem de Azeri gençler, çocuklar, bebekler hayatlarını kaybediyor. Yazımda şunu söylüyorum: “Bütün meselelerimizi şiddetle, savaşla çözeriz demek milliyetçiliği ve ırkçılığı yükseltiyor, buna karşı seslerini yükseltenlere yargı bir sopa olarak kullanılıyor, medya da hakikatleri halklara ulaştırmıyor. Sonucunda da demokrasiler ve özgürlükler, barışı savunma hakkı ortadan kalkıyor.” Ermeni kimlikli Türkiye vatandaşı olarak, Karabağ’da barışı savunuyorum diye taraf tutmakla itham ediliyorum. Ermeni Patrikhanesi önünde ve Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde provokasyonlar yapılıyor. Bugün Ermenileri, dün Rumları, ondan önce Kürtleri hedef alıyordu bu provokasyonlar. Biz ülke olarak çok-kimlikli, çok-kültürlü vatandaşlar topluluğuna sahibiz. Irkçı politikalar vatandaşlar arasındaki ilişkilere zarar veriyor, Türkiye’nin ekonomisi de, demokrasisi de kan kaybediyor.

Çizdiğiniz bu tablo sürdürülebilir mi?

Sürdürülemez. Yıllardır biriktirilen kamu kaynaklarını yağmalayarak tükettiler. Bir ülkenin bütçesi açık verebilir, bu yıl ABD bütçesi 3 trilyon dolar üzerinde açık veriyor. Ama ABD merkez bankasına, kurumlarına güvenildiği için o ülke ekonomisi çökmüyor. Vatandaşlarınızın temel ihtiyaçlarını karşılamak için daha çok kaynak ayırıp açık verebilirsiniz, borçlanabilirsiniz. Bunu sürdürebilmeniz için güvene ihtiyacınız var. Bunun için güven veren bir ekonomik düzene, kurumlara güven veren bir hukuk rejimine ihtiyaç var. Bunlar yoksa ufacık bir açık verip borçlanmaya kalktığınızda bile ya borçlanamazsınız ya da bizde olduğu gibi tefeci faizleri ile borçlanırsınız. Türkiye hazinesi doların faizi yüzde 1 bile değilken yüzde 7-8 ile borçlanmaya çıkıyor. Bu durum da tefeciye düştüklerini gösteriyor. Tefeciye düşen iflah olmaz, eninde sonunda iflas eder. İflasın son aşamasında olduğumuzu düşünüyorum. Bu nedenle Türkiye iflas etmeden behemehal bu iktidardan kurtulmalıyız.

Bu torba kanun kabul edilirse, 25 yaş altı ve 50 yaş üstü işçiler, kıdem ve ihbar tazminatı olmadan esnek çalıştırılabilecek ve bu da güvencesizliği derinleştirecek. Patronlar esnek çalışanları tercih edeceği için, 25-50 yaş arasındaki işçilerin iş bulma ve işte tutunma imkânı kalmayacak.

Yeniden TV’de verdiğiniz söyleşide “Devlet aygıtı içinde nefret suçlarını organize eden bir mekanizma var” diyorsunuz. Aynı günlerde herkesi 90’lara götüren bir buluşmanın fotoğrafı paylaşıldı sosyal medyada: Alaattin Çakıcı, Mehmet Ağar, Korkut Eken ve Engin Alan bir araya geldi. Bu odaklar hâlâ iş başında mı?

Türkiye devleti, tıpkı diğer ulus devletler gibi, büyük suçların üzerine kuruldu. Başka ulus devletler kuruluş dönemindeki katliam, soykırım ve pogromların daha sonra hesabını verdiler. Türkiye demokratik bir düzlemde bunlarla yüzleşmedi ve toplumsal barışı sağlayamadı. Yüzleşilmeyen her suç tekrarlar. Nefret suçlarının tamamı devlet içindeki odaklar tarafındın organize edilmiştir. Irkçı rejimlerin düşmana ihtiyacı vardır, makbul vatandaş tanımı yapıp diğerlerini düşman olarak tanımlar ve toplumu ona karşı mobilize eder, nefret söylemleri ile hedefleştirir ve sonuçta nefret suçları işlenir. Sadece 6-7 Eylül 1955 pogromuna bakarsak, o dönemde Özel Harp Dairesi’nin başındaki Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, yıllar sonra verdiği röportajda, “6-7 Eylül bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı” diyecekti. Bu gelenek her zaman diridir. Bir dönem demokratikleşme çabalarını ortaya koyduğumuzda bu gelenek marjinalleşmeye başlamıştı. 2015’ten sonra AKP demokratikleşme yolundan saptıktan ve MHP ile ittifak kurduğundan beri meseleleri şiddetle çözme yoluna girdi yeniden. Çok kullanılan kötü bir tümce vardır, “mevzubahis vatansa gerisi teferruattır” diye, işte o noktada savaş politikaları ortaya kondu, içerde ve dışarda nefret söylemleri öne çıktı. Son yıllarda her gerilimde, hem içerde hem dışarda, halklar ve insanlar hedefleştiriliyor. Türkiye’nin bir milletvekili olarak utanç duyarak söylüyorum, bir ay önce iki Kürt vatandaşımız helikopterden atıldı bu ülkede. Bir vatandaşımız, 63 yaşındaki Servet Turgut yaşamını yitirdi, bir diğer vatandaşımız, 50 yaşındaki Osman Şiban canıyla uğraşıyor. Bunu haber yapan gazeteciler de tutuklandı, Servet Turgut’un taziyesine müdahale edildi. Tüm bunlarla “korku salacağız, nefret suçlarına imza atacağız, sizi sindirmek için elimizden geleni yapacağız, adalet arayışınız da sonuçsuz kalacak” demiş oluyor ve her türlü suçu işleyebileceklerini gösteriyorlar. Bu faşizm iddiasıdır, bunun karşısında biz de anti-faşist iddiayı ortaya koymuş durumdayız. Maalesef Meclis’in gündemine öncelikle işkenceyi, gözaltında kayıpları alması gerekirken, mevzubahis bir Kürt olduğunda ne parlamento, ne adalet işliyor. Biz bunlara rağmen gerçekleri yüzlerine vurmaya devam ediyoruz.

Mardin’de Dünya Barış Günü yürüyüşü, 1 Eylül 2014

Meclis’te insan hakları ihlâlleri konusunda yeterli bir muhalefet yapılıyor mu?

Muhalefet yeterli olsaydı kayıplar olmaz, işkence görüntüleri basına yansımazdı ve suçlular adalet önüne çıkarılmış olurdu. Hep beraber yetersiz bir muhalefet ortaya koyuyoruz ki, iktidar fütursuz bir biçimde insan hakları ihlâllerine devam ediyor. Muhalefet partileri olarak gadre uğrayanın kimliğine bakmadan insan hakları ihlâllerine karşı ortaklaşabilmeliyiz. Hepimizin daha çok çaba göstermesi gerekir.

Muhalefet ortaklaşabilseydi, dokunulmazlıkların kaldırılmasının önü açılmazdı. CHP’nin tarihi bir hata yaptığını düşünüyor musunuz?

Siyaset biraz cesaret meselesi, toplum da cesaretli siyasetçiyi seviyor. AKP parlamentoyu devre dışı bırakmak ve HDP’yi paralize etmek için dokunulmazlık konusunda anayasa değişikliğini gündeme getirmişti. Buna CHP cesaretle karşı çıkamadı, elbette bugün bundan ders çıkardıklarını düşünüyorum. Ama şimdi bu çok büyük karanlığın içinde anti-faşist cephede birbirimize muhtacız, mecburuz. Bunun gereklerini yaptığımızda sonucun ne olduğunu İstanbul seçimlerinde gösterdik. İdeolojik farklılıklarımız olsa da demokrasimizi kurtarmak ve AKP-MHP’ye kaybettirmek için omuz omuza mücadele ettik. Bunun gelecek seçimde de devam etmesi gerektiğini düşünüyorum.

Yüzleşilmeyen her suç tekrarlar. Nefret suçlarının tamamı devlet içindeki odaklar tarafından organize edilmiştir. Irkçı rejimlerin düşmana ihtiyacı vardır, makbul vatandaş tanımı yapıp diğerlerini düşman olarak tanımlar ve toplumu ona karşı mobilize eder, nefret söylemleri ile hedefleştirir ve sonuçta nefret suçları işlenir.

Bir yorum da CHP’nin kurulu düzenin içinde yer alarak dokunulmazlıkların kaldırılmasına destek verdiği yönünde, ne dersiniz?

O dönemde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Anayasa aykırı, ama evet diyeceğiz” yanıtında şunu gördüm: “AKP nasıl olsa bunu getirecek ve referanduma götürecek, biz bunu yeterince savunamayız, o halde başında referandumsuz geçmesi için destek verelim.” Cesaret eksikliğini de “referanduma götürünce yeterince savunamayız” noktasında görüyorum. CHP hayır deseydi, referanduma giderdi ve dokunulmazlığın kaldırılmasının demokratik siyasete bir darbe olduğunu hep beraber halkımıza anlatırdık. Ve büyük olasılıkla da halkımız buna cevaz vermezdi. Mesele bugün bu yaşananlardan ders çıkarılıp çıkarılmadığı. CHP’nin ders çıkardığını düşünüyorum. Önemli olan sen şu hatayı yaptın, ben bu hatayı yaptım demekten ziyade, bugün bu iktidardan nasıl kurtulacağımız ve Türkiye’yi barışçıl demokratik  bir düzleme nasıl çekeğimizin tartışmasını yürütmek. Şu anda da bunu tartışıyoruz.

Bu tartışma partiler arasında mı yapılıyor?

Biz her zeminde bu çağrımızı yineliyoruz, “demokrasi ittifakında buluşmalıyız” diyoruz. Biz bu ittifakta buluşmazsak da halk buluşuyor. Yerel seçimlerde gördük bunu; resmi bir ittifak yapmadık ama, halk tek adam rejimine karşı büyük kentlerde verilmesi gereken dersi verdi. AKP-MHP karşıtı ittifakın tabanda oluştuğunu görüyorum, siyaset kurumu da bunun için çaba gösteriyor. CHP’nin ve diğer muhalefet partilerinin de çaba gösterdiğini görüyorum. Bu bir süreçtir ve bu süreç demlenecektir. Yerel yönetimlerin daha etkili olduğu, güçlendirilmiş parlamenter rejime geçmek istiyoruz. Mutlaka Türkiye’yi içinde bulunduğu girdaptan çıkaracak bir iktidar alternatifinde buluşmak istiyoruz.

Diyarbakır’da “Kayyıma ve Savaşa Karşı Duruyoruz” eylemi, 25 Ekim 2020

Erken veya baskın bir seçim bekliyor musunuz?

Türkiye’yi yönetemediklerini görüyorum; vatandaşlarımız gelecek yıl bunun etkisini daha ağır bir şekilde hissedecekler. Biz de, CHP ve diğer muhalefet partileri de erken seçim istiyoruz. Gelecek yıl seçimin daha fazla konuşulacağını düşünüyorum. Sık sık seçimin gündeme gelmesine taraftar değiliz, ama  bu iktidar ülkeye kaybettiriyor, vatandaşlarımız da bunu görüyor. Bu iktidardan ne kadar çabuk kurutulursak ülke için kârdır. Bu koalisyonun iktidarda kaldığı her gün hem özgürlükleri, hem de ekmeğimizi, aşımızı kaybediyoruz.

HDP erken bir genel seçime hazır mı?

Partimize vurulan tüm darbe ve operasyonlara, binlerce arkadaşımızın cezaevinde olmasına karşın, bunu gururla söyleyebilirim, partimiz dimdik ayaktadır ve seçime hazırdır. Anketlerin sahadaki durumu yansıttığını düşünmüyorum. Bu korku ikliminde, özellikle telefonla yapılan anketlerde insanlar tercihlerini söylemeyebilir. Bizim yaptırdığımız anket ve sahadaki gözlemlerimiz baraj sorunumuzun olmadığını gösteriyor. Bizi bitirmeye yönelik bütün yapılanlara rağmen, ilk seçimden partimizin büyük bir başarıyla çıkacağını düşünüyorum.

Seçim sonuçları güçlendirilmiş parlamenter rejime geçişe imkân verir mi? Seçimin olması gereken koşullarda yapılamayacağı konuşuluyor.

Önemli bir dönemeç olacağını düşünüyorum. Yapılacak ilk seçimin sonunda AKP-MHP bloku kazanırsa Türkiye ya daha büyük bir karanlığa girecek ya da bu girdaptan demokratik bir alternatifle çıkacak. Bu konuda sorumluluk sadece siyasi partilerin değil, 83 milyon Türkiye vatandaşının da sorumluluğu var. Siyasi partiler, sivil toplum, meslek kuruluşları ve vatandaşlar sorumluluk alırsa o zaman Türkiye’yi bu karanlıktan kurtaracak bir seçim yaparız, güvenliğini de sağlarız. Yerel seçimlerde ne oldu? Elbirliği ile sandıktan halkın iradesini çıkardık.

Bu çok büyük karanlığın içinde anti-faşist cephede birbirimize muhtacız, mecburuz. Bunu yaptığımızda sonucun ne olduğunu İstanbul seçimlerinde gösterdik. İdeolojik farklılıklarımız olsa da demokrasimizi kurtarmak ve AKP-MHP’ye kaybettirmek için omuz omuza mücadele ettik. Bunun gelecek seçimde de devam etmesi gerektiğini düşünüyorum.

Kurucuları arasında yer aldığınız HDP geçtiğimiz günlerde sekizinci yılını kutladı. Sekiz yılın sonunda HDP hedeflerine ulaştı mı?

Öncelikle partimle ve yoldaşlarımla gurur duyuyorum. Dünyada HDP gibi bir parti yok. Ermenisi, Kürdü, Türkü, Lazı, Süryanisi, Rumu, Çerkezi, Müslümanı, Alevisi ile devrimcinin, muhafazakârın, sosyalistin, sosyal demokratın aynı partide yer aldığı başka bir örnek yok. Feministler, ekoloji mücadelesi verenler, emekçiler bir araya gelip halaylarda buluştuk. Sekiz yıldır yol arkadaşlığımız devam ediyor. Kurulduğumuzda da ortam rahat değildi, sonra barış sürecini yaşadık, 2015 sonrasında işler kötüye gitmeye başladı. Sekiz yıldır demokrasi mücadelesi veriyoruz. Demokrasi mücadelesi büyüdükçe müesses nizamın başındakiler bunu tehdit olarak gördü. Türkiye’yi, bölgeyi demokratikleştirme ve barışçıl çözüm iddiamız devam ediyor. Özellikle son beş yılda partimizin başına gelenlerin yüzde biri Türkiye’de başka bir partinin başına gelse hayatta kalamazdı. Bizse bir bütün olarak capcanlı ayaktayız. Haklı ve kazanacağımız bir mücadele içindeyiz, vurulmaya çalışılan tüm prangalara karşın hayatta ve ayaktayız.

Neden HDP’de siyaset yapmayı tercih ettiniz?

Türkiye’de daha çok Türklük sözleşmesi etrafında kurulmuş, farklı tonlarda milliyetçi, mezhepçi partiler var. Çoğulcu olan tek parti HDP. Onun için HDP’de siyaset yapmayı seçtim. Bana göre Türkiye’nin partisi olmayı başaran tek parti de HDP. Hangi mesele olursa olsun gadre uğrayanın kimliğine bakmadan haklarını savunan ve demokrasinin yanında duran tek partiyiz. Kadın özgürlükçü bir partiyiz ve bütün kurullarımızda yüzde 50 kadınlar yer alır. Eş başkanlığı getiren partiyiz. Ve Türkiye’nin dört bir yanından oy alıyoruz. Barışı ve demokrasiyi isteyen tek siyasi partiyiz.


Kars Belediye Eş Başkanı Ayhan Bilgen’in cezaevinden avukatları aracılığıyla paylaştığı metin sosyal medyada yayınlandı. Ana başlıklarıyla “HDP tersine Türkiyelileşme yaşıyor,
HDP çözüm sürecindeki genişlemeyi kendi başarısı olarak yorumladı” gibi eleştiriler getirdi. Katılıyor musunuz eleştirilerine?

Biz çoğunlukçu bir partiyiz, eleştiri ve özeleştiriye açığız. Ayhan Bilgen’in de eleştirileri baş göz üstüne. Çünkü partimizin bütün kurullarında yer almış, grup başkan vekilliğimizi, parti sözcülüğümüzü yapmış Kars Belediye Eş Başkanımız çok değerli bir kişiliktir. Eleştirilerine katılmıyorum. Cezaevinde rehin olan bir yoldaşımızın eleştirileri hakkında çok fazla yorum yapmak istemiyorum, ama ben böyle bir HDP yaşamıyorum, partimizin kurucuları arasındayım ve sekiz yıldır milletvekilliği ve eş genel başkan yardımcılığını sürdürüyorum, birçok kurulunda görev yaptım ve tüm kurullarında şunu gördüm: Türkiye’de hiçbir partide olmayan demokratik bir yapımız var. Yeterli mi, değil, buna katılıyorum. Ama parti içi demokrasi konusunda diğer partiler HDP’nin yanına bile yaklaşamaz. Eksikliklerimiz yok mu, var. Ama Ayhan Bilgen’in ifade ettiği noktada olduğumuzu düşünmüyorum. HDP çoğunlukla Kürt vatandaşlarımızın oy verdiği bir parti ve hem partinin hem de Kürt halkının bu kadar saldırı altında olduğu bir zamanda bile biz Türkiye’nin demokratikleşmesi ve barış için mücadele eden bir partiyiz. Esas AKP-MHP ittifakı HDP’yi tersine Türkiyelileştirmeye çalışıyor ve HDP’yi bölgeye itmeye çalışıyor, “siz gidin orada siyaset yapın” diyor. HDP’liler ise ısrarla “biz Ankara’dayız, İstanbul’dayız, İzmir’deyiz, Diyarbakır’dayız, Adana’dayız, Van’dayız, Türkiye’nin partisiyiz” demeyi sürdürüyor.

Madem ortada büyük bir suç vardı, neden altı yıl beklediniz? Biz o günlerde “bir darbe dinamiği var” diye uyardık. Bu dinamiğin ortaya çıkarılması için önergeler verdik, AKP reddetti. 6-8 Ekim provokasyonlarını izleyen süreçte Suruç’la, Ceylanpınar’la, Ankara Garı Katliamı’yla devam eden darbe dinamiği 15 Temmuz 2016’da darbeye girişti. Ancak iktidar darbeden ders çıkarmadığı gibi kendi darbesini yaptı.

Selahattin Demirtaş 6-8 Ekim Kobanê tutuklamaları ile ilgili makalesinde “Bu kumpasın bir gün tüm yönleriyle aydınlanmayacağını mı düşünüyorsunuz?” diye sordu. Bu konuda Meclis’e kaç önerge verdiniz ve sonuçları ne oldu?

Sadece Kobanê olayları[1] için sekiz önerge verdik, hepsi AKP-MHP oylarıyla reddedildi. Ellerinde yalan makinesi olan bir medya var, insanların üzerine yafta atıyorlar, gerçek oymuş gibi göstermeye çalışıyorlar, biz de hakikatleri ortaya koymaya çalışıyoruz. Bu olaydan altı yıl sonra HDP’yi siyaset dışı bırakmak için bu dosya hazırlandı. Bir devlet, değil altı yıl, altı gün bile beklemez ortada bir suç varsa. Madem ortada büyük bir suç vardı, neden altı yıl beklediniz?

Biz o günlerde “bir darbe dinamiği var” diye uyardık. Bu dinamiğin ortaya çıkarılması için önergeler verdik. AKP bu önergelerimizi reddetti. 6-8 Ekim provokasyonlarını izleyen süreçte Suruç’la, Ceylanpınar’la, Ankara Garı Katliamı’yla devam eden darbe dinamiği 15 Temmuz 2016’da darbeye girişti. Ancak iktidar darbeden ders çıkarmadığı gibi kendi darbesini yaptı. Hem bu provokasyonlara hem de darbe dinamiğine –gerilimi artırarak iktidarını güçlendirmek isteyen– iktidarın veya içindeki bazı unsurların yol verdiğini düşünüyorum.

Herkes biliyor ki, 6 Ekim günü kimsenin burnu kanamadı. 7 Ekim günü Erdoğan’ın “Kobanê düştü düşecek” demesi üzerine fay hatlarındaki enerji boşaldı. Devletin karanlık yüzü devreye girdi. Çoğu HDP’li, çok sayıda vatandaşımız katledildi. Bizler olayları durdurmak için çaba gösterdik. İktidar bizi o günlerde bırakın suçlamayı, teşekkür etti. Olaydan beş ay sonra Dolmabahçe Mutabakatı açıklandı. 7 Haziran 2015’te Erdoğan kaybedince 6-8 Ekim’den HDP sorumlu tutulmaya başlandı.

Kobanê’yle dayanışma yürüyüşü, İstanbul, 1 Kasım 2014

6-8 Ekim Kobanê soruşturması kapsamında sizin de içinde olduğunuz yedi HDP milletvekili hakkında fezleke hazırlanıyor. Karabağ savaşıyla birlikte lince uğradınız, hakkınızda gazete ilanları verildi. Buna karşılık bir dayanışma kampanyası da başlatıldı. Bu gelişmeler karşısında kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

Bu salt benimle ilgili bir durum değil, kendime ilişkin bir kaygı, korku duymuyorum. Bu iklim bana karşı da nefret söylemi geliştiriyor ve bu da nefret suçunu tetikleyebilir. Bunun farkındayım. Yaratılan nefret iklimiyle öyle bir nefret bataklığı yarattılar ki, burada pek çok mahlûkat barınabilir ve organize suç işleyebilir. Barış istediğim için hedefleştirilmiş durumdayım. Bunun nelere yol açabileceğini çok iyi biliyorum ve iliklerime kadar hissediyorum. Dile kolay, dört kuşaktır var olan hafızamız, bunu bize her gün fısıldıyor. 1915 öncesinde bu topraklarda yaşayan nüfusun yarısına yakını Hıristiyanken, bugün hepimizi toplasanız bir futbol stadyumunu dolduramıyoruz. Başımıza ne büyük felaketler getirildi ki bizler azaldık, azaltıldık? Yüz yılı aşkın süre önce başlayan bu toprakları Hıristiyansızlaştırma politikaları bugün de devam ediyor. Hepimiz Hrant Dink’in dile getirdiği gibi hâlâ “bir güvercin tedirginliği” içinde yaşıyoruz.

Benim ve bizlerin güvenliğini sağlayacak tek şey var: Türkiye’nin demokratik bir ülke olması, iktidarın ırkçı politikalardan, nefret söyleminden vazgeçmesi ve devlet içindeki karanlık odakların devre dışı bırakılması. Benim için ilan veren, ASAM (Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi) adlı organizasyon iktidarın güdümündedir. Yayınlanan ilanı AKP’nin eski ve yeni milletvekilleri imzalamış. Türkiyeli Ermeni bir milletvekili vatandaş bizzat iktidar partisinin vekilleri tarafından hedefleştiriliyor. Medyada çıkan yalan yanlış haberler, trol saldırıları, bütün bunlar tetikçiliktir. Bu koşullara rağmen vatandaşlarımızın vicdanına güveniyorum. Bu ülkede savaş politikalarına karşı barış çağrılarını destekleyecek, bu konuda sorumluluk alacak insanların olduğunu biliyorum. Linç girişimlerine karşın “Garo Paylan yalnız değildir” diyerek imza kampanyası yapıldı, yazılar kaleme alındı. Tüm bunlar ne kadar kalabalık olduğumuzu gösterdi. Barış isteyenlerin geri adım atmaması gerekiyor. 48 yaşındayım. Karabağ’da yaşamlarını yitirenlere bakıyorum, 2000 doğumlu gençler. İki tarafta da çocuklar, bebekler can veriyor. Bizler, barış isteyenler sorumluluk almaya devam edeceğiz çocuklar, gençler  yaşasın diye…

[1] İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şubesi’nin verilerine göre, 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde gerçekleşen Kobanê eylemlerinde 35’i sivil, ikisi mülteci, ikisi polis ve üçü silahlı örgüt militanı olmak üzere 42 kişi yaşamını yitirdi, 801 kişi yaralandı. Eylemler sırasında 56’sı çocuk bin 128 kişi gözaltına alınırken, 24’ü çocuk 221 kişi de tutuklandı.
^